|
|
 |
|
Hak mı Kazanır, Hakkaniyet mi?
|
 |
|
|
 |
 |
Dün akşam, Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları tarafından sahneye konulan Kafkas Tebeşir Dairesini izlerken, kendimi bir seyirciden çok, bir sorunun tam ortasında buldum.
Sahne karardığında salondan çıkan kişi artık aynı değildi; çünkü bu oyun, izlenip geçilen bir anlatı değil, insanı düşünmeye zorlayan, hatta yer yer rahatsız eden bir iç yolculuktu.
Girne Amerikan Üniversitesi Hukuk Fakültesi ekibi olarak, bu oyuna nazik bir davet üzerine katıldık.
Açıkçası bir tiyatro izlemeye gittiğimizi düşünüyorduk; ancak sahne ilerledikçe, bunun bir sanat etkinliğinden çok daha fazlası olduğunu fark ettim. Çünkü Brecht’in metni, yalnızca bir hikâye anlatmıyor; hukukun en temel meselelerinden birini, adeta gözlerimizin önünde yeniden kuruyordu.
Sahneye bırakılan bir çocuk… Onu doğuran ile onu büyüten arasında kalan bir hayat… Ve ortasına çizilen bir tebeşir dairesi…
İlk bakışta bir annelik meselesi gibi görünen bu durum, aslında hukukun en eski sorusunu yeniden gündeme getiriyor:
Hak, kime aittir?
Bir hukukcu adayı i olarak zihnimde ilk beliren refleks, bu soruyu pozitif hukuk çerçevesinde çözmek oldu. Soy bağı, doğum, hukuki statü… Ancak oyun ilerledikçe, bu ölçütlerin sahnede yetersiz kaldığını fark ettim. Çünkü hayat, çoğu zaman hukukun öngördüğü kadar net ve düzenli işlemiyor.
Yargıç Azdak sahneye çıktığında, alıştığımız hukuk düzeni adeta yerle bir oldu. Ne usul bildiğimiz gibiydi ne de karar verme süreci. Kuralların dışına çıkan, hatta yer yer keyfî görünen bir yargılama vardı. Ama bütün bu düzensizliğin içinde ortaya çıkan sonuç, şaşırtıcı biçimde adalet duygusunu tatmin ediyordu.
İşte bu noktada insan durup düşünmeden edemiyor:
Hukuk her zaman adaleti sağlar mı?
Çünkü oyunun doruk noktası olan tebeşir dairesi sahnesinde mesele tamamen çıplak hale geliyor. İki kadın, bir çocuğu kendilerine doğru çekmeye zorlanıyor. Bu, bir mülkiyet meselesi değil; bir vicdan sınavı.
Ve sonuç…
Çocuğu çekmeyen kazanıyor.
Bu karar, teknik anlamda hukuki olmayabilir. Ama hakkaniyet duygusunu en güçlü şekilde ortaya koyan sonuç belki de tam olarak budur. Çünkü gerçek sahiplik, bazen sahip çıkabilme iradesinde değil, zarar vermeme sorumluluğunda saklıdır.
Bu sahne, yalnızca bir tiyatro anı değil; aynı zamanda hukuk eğitimi açısından canlı bir örnek niteliğindeydi. Velayet uyuşmazlıklarından sosyal devlet tartışmalarına kadar pek çok alanda karşımıza çıkan o temel gerilim—hukuk ile hakkaniyet arasındaki mesafe—bu oyunda son derece yalın ama çarpıcı bir şekilde görünür hale geldi.
Oyun sona erdiğinde salonda oluşan sessizlik, aslında herkesin aynı soruyla baş başa kaldığını gösteriyordu. Ardından, davete icabet eden Girne Amerikan Üniversitesi Hukuk Fakültesi seyircileri olarak sahneye çıkarak sanatçılara çiçek takdim ettik.
Bu an, yalnızca bir teşekkür değil; aynı zamanda bu güçlü anlatıya duyulan saygının bir ifadesiydi.
Salondan ayrılırken zihnimde tek bir cümle kaldı:
Hukuk, her zaman adaleti garanti etmez.
Ama adalet arayışı, hukukun varlık sebebidir.
Ve bazen adalet, bir kararda değil;
bir çocuğun elini bırakabilme cesaretinde ortaya çıkar.